Pat Metheny – Bright Size Life

15 Ağu 2010 tarihinde Kategori: Black Market

Riffual’daki ilk yazıma, dünyanın yaşayan jazz efsanelerinden biri olan Pat Metheny ile  başlamak istedim. İlk kez Jim Hall ile 99’ da çıkardığı albümde “The Birds and the Bess” parçasını ve Jerome Kern’in “All the things you are” klasiğinin şiir gibi olan yorumunu dinledikten sonra, çalışılsa belki bu kadar iyi jazz müzisyeni olunur be oğlum! gazına gelmiştim ama derinlemesine inceleyince Pat Metheny’nin daha 19 yaşındayken Berklee College of Music’in en genç hocası olarak tarihe geçtiğini gördüm ve içkiye vurdum kendimi.

“Bright Size Life” albümü Pat Metheny’nin 1976 yılında , 22 yaşındayken çıkardığı ilk albüm. Albümde 6 telli ve 12 telli elektrik gitar kullanan Metheny’e,  bass gitarda Jaco Pastorius ve davulda Bob Moses eşlik ediyor. Çoklu amfi ve dijital delay line kullanarak elde ettiği chorus’lu ton, günümüzde bile artık en çok kullanılan jazz gitar tonlarından biri haline gelmekte.Albümdeki şarkıların incelemelerine baktığımızda görüyoruz ki “Bright Size Life”, karmaşık fakat akılda kalıcı soloları ve modal interchange konusu ya da ileri jazz akorları için kitap niyetinde hazırlanmış armonik yapısı ile her jazz muzisyeninin oturup kafa patlatması gereken muhteşem bir albüm.

 

Paydaşlarla paylaş:
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Facebook
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • email
  • RSS

Balboa

26 Tem 2010 tarihinde Kategori: The Farm

Midmarch Records ve Magic Bullet Records grubun The Plague Sermon ile birlikte splitini yayınlamak üzereyken bahsetmek lazım bu Penislvanyalı arkadaşlardan. Amerikan underground screamo sahnesinin son zamanlarda ciddi bir yükseliş sergileyen grubu Balboa. Geçmişte split çıkardıkları gruplar da Rosetta ve Japonya’da Nitro Mega Prayer. s/t LPleri ve “Manifeste Cannibale” adlı bir EPleri mevcut. Sadece EPlerini dinleyebilme şansı buldum ama grubun yakın gelecekte adından daha çok söz ettireceğine eminim. Sadece post-hardcore ve sludge etkileşimli farklı tarzları bile kulak vermeye değer.

 

Paydaşlarla paylaş:
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Facebook
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • email
  • RSS

Confronto

23 Tem 2010 tarihinde Kategori: A Day in the Life

Kemancı’da bu akşam yıkım gecesi.

 

Paydaşlarla paylaş:
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Facebook
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • email
  • RSS

Heaven In Her Arms

22 Tem 2010 tarihinde Kategori: Black Market

Türkiye’de ciddi bir takipçi sayısına sahip Heaven In Her Arms. Muhtemelen adını bir Converge şarkısından alan bu grup benim için harikalar yaratan gruplar arasındaydı. Envy‘dan sonra özellikle iyi bir nesil geldi Japonya’da, ve hemen hemen hepsi Envy‘ı örnek alıp ciddi anlamda iyi deneysel screamo işlerinin altına imzalarını attı.

Paraselene” grubun son albümü. Girişiyle bildiğiniz HIHA albümü ama devamında sanki eski albümlere göre daha zayıf. İnternette okuduğum bazı yorumlar albüm için yılın hayalkırıklığı diyor ama bence o kadar değil ama yine de eski albümlerle grubun fanı olmuş onca kişi inceden bir şeylerin eksikliğini hissedecektir bu albümde. Belki bu albümü başka bir grup yapmış olsa yine iyi notla geçer ama eski çalışmalar beklentimi hayli yüksek tutmuştu. “Anamnesis Of Critical“, “Halcyon” gibi klas parçalar ve “Veritas” gibi sonunda çalsa bir drama filmini izlemesi on kat ağır bir filme çevirebilecek bir outro var.

 

Paydaşlarla paylaş:
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Facebook
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • email
  • RSS

Isis

21 Tem 2010 tarihinde Kategori: The Son Also Rises

Yılın en kötü haberi geldi bu gruptan, grup olarak aktif müzik kariyerlerini sonlandırdılar. Grup elemanlarının ileride farklı farklı çalışmaları elbette gelebilir ama genel olarak metal müziğe bambaşka bir ivme kazandırmışlardı ve bu müziğin modern yüzünün en önemli temsilcileri arasındalardı. Melvins ile EPleri gelecek diye bekliyordum ben. Son konserlerini Los Angeles dışında ilk konser verdikleri yer olan Montreal’de vermeleri rahatsız edici bir orijinallik, en az çaldıkları son şarkının “The Beginning and the End” olması kadar. Anıları için döndürmek lazım “Wavering Radiant“ı birkaç kez.

 

Paydaşlarla paylaş:
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Facebook
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • email
  • RSS

Dangers

14 Tem 2010 tarihinde Kategori: Black Market, Flesh and Bone

Messy, Isn’t It?” bu yıl dinlediğim en iyi hardcore punk albümü oldu şu ana kadar. Albüm isminden de etkilenip kendilerini türün Lionel Messi’si olarak belirlemiş bulunmaktayım. Uzun yıllarını hardcore dinleyerek geçirmiş her Adem evladının 2010 yılı deyince hatırlayacağı bir albüm yapmışlar.

Adeta Türkçe kompoziyon derslerinde ideal bir sonuç paragrafı yaparak girdiğim yazıya albümden detaylarla devam etmek istiyorum. Sound kesinlikle çok orijinal, tür içine bambaşka bir hava katacak cinsten, hatta türdeki örneklerinin aksine besteler arkasında ciddi bir müzikal zeka olduğu açıkça belli oluyor. Hemen hemen boş saniye yok albümde, hangi şarkıyı upload etmem gerektiğine de karar veremeyip tesadüfen birini seçtim zaten, lafı uzatmadan o şarkıyla başbaşa bırakıyorum siz değerli okurlarımızı.

 

Paydaşlarla paylaş:
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Facebook
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • email
  • RSS

June Paik

13 Tem 2010 tarihinde Kategori: Downloaded

Alman underground screamo scene’in son zamanlardaki önemli gruplarından June Paik. İsmini zannedersem ünlü Koreli aktörden alan grup React With Protest Records label’ından çıkan çalışmalarıyla ön planda. Müzikal olarak epik bir yapıya sahipler, heavy bir soundları var, 90 ortası Kanadalı screamo gruplarına benzetiliyorlar. Grup son zamanlarda önemli bir atak yapıp uzun bir ABD turnesine çıktı, isimlerinden daha çok söz ettirecekler kesin zaman içinde.

Yukarıdaki fotoğrafta yaşanan sahnelerin benzerlerini ülkemizde de görmek isteriz ayrıca.

 

Paydaşlarla paylaş:
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Facebook
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • email
  • RSS

Boysetsfire

12 Tem 2010 tarihinde Kategori: The Farm

Post-hardcore olayının piri idiler, şimdi bu türde müzik yapan bütün gençlere ilham verdiler. Stüdyo albümleriyle, EPlerle, Coalesce, Snapcase, Shai Hulud gibi isimlerle çıkardıkları split albümlerle efsanelere arasındaki yerlerini aldılar. Bugün düşündüm, grup dağılalı üç yıl olmuş. Dinlemeden okula gidemediğim zamanlar olurdu. where’s your anger, where’s your fucking rage? derken öfkelendirip, I used to be a lot like you but now I’m only me diyerek de duygulandırabilen bir gruptu. An itibariyle bu ikisini onlar kadar yapabilen grup yokken, Boysetsfire da üzerine düşününce artık sadece duygulandırıyor.

 
Paydaşlarla paylaş:
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Facebook
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • email
  • RSS

Sick Of It All

11 Tem 2010 tarihinde Kategori: Black Market

Biraz geç bir albüm krtiği olacak ama Sick Of It All blogda yeri olmazsa olmaz gruplardan. New York’un arka sokaklarında yetişip hardcore ile hayat tutunan benzerlerinden biraz farklı bir imaja sahip olsalar da janra için kutsal sayılan topraklarda yetişmeleri onları efsaneler arasına sokmaya yetiyor.

Step Down” videosunu izlemek için televizyon başında saatlerce bekleyen nesilden olmak isterdim ancak yaşım itibariyle pek yetişemedim o zamanlarda olanlara. O video yüzünden sanırım en sevdiğim SOIA şarkısıdır, tribute albümde de Comeback Kid tarafından coverlanması ayrı bir güzellik olmuştur.

Artık yaşı kemale ermiş, tribute albümü çıkmış, göbeğinde kıllar enginar çiçeğine dönmüş adamlar ne bekleyebilirsiniz? Söz konusu adamlar SOIA üyeyise, beklentilerin bir anda tavan yapması muhtemel. Bana kalırsa bu müzisyenlikten soğumayalım diye iki üç hit parça kaydedip gazla çıkarılan “Death to Tyrants“tan sonra mükemmel bir albüm “Based On A True Story“. Albümün isminin arkasındaki esrarı halihazırda çözemedim ama “Scratch The Surface“de olduğu gibi heyecanını ve sürükleyiciliğini bir an olsun kaybetmeden son hızla basıp giden bir hardcore punk albümü gelmiş New York’lu topluluktan, tek tek öpüyorum alınlarından, Ertem Şener olsa her yerlerinde öper. Son şarkı “Dirty Money” ile bitiriyorum yazıyı.

 

Paydaşlarla paylaş:
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Facebook
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • email
  • RSS

Blood Red Shoes

8 Tem 2010 tarihinde Kategori: The Farm

Brighton güzide üniversitesiyle tanıdığımız İngiltere şehri ama son dönemlerde çıkardığı müzisyenlerle de adından bahsettirmeyi biliyor. Bu blog hayatı boyunca yaptığım en boktan girişlerden biri olan bu başlangıçtan sonra yazı nasıl devam edecek, merak ediyorum. Grup iki genç arkadaştan oluşuyor, Laura-Mary Carter (vokal ve gitar) ve Steven Ansell (vokal ve davul). Aynı zamanda ateşli birer aktivist olarak gönlümüzün en derin yerlerinde saygıyla yerlerini almış bu ikili Blood Red Shoes adı altında iki albüm çıkardı. 2008′deki “Box of Secrets” ve 2010′daki “Fire Like This“.

Müzikal olarak bir üçgenin ağırlık merkezine onları oturtacak olsam köşelere A, B ve C gibi isimler vermek yerine Sonic Youth, Queens of the Stone Age ve Fugazi‘yi kullanırdım. Britanyalı olmanın getirdiği öz indielik yanında mainstream alternative rock, garage rock, post-punk tınıları eksik olmuyor bu arkadaşların albümlerinde.

Grubun aynı zamanda Love Music Hate Racism oluşumunun için yer aldığını bildirerek beğenilerimizi kazandıklarını söyleyip hayat görüşümüzü ve duruşumuzu ortaya koyalım. Bunun dışında Ladyfest gibi feminist aktivitelerde de bulunmuşlar. Müzikal başarılarının yanında grubun bu tür eylemlerinin ardı arkasının kesilmemesini umuyoruz

 

Paydaşlarla paylaş:
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Facebook
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • email
  • RSS

Heinali & Matt Finney

6 Tem 2010 tarihinde Kategori: Black Market

Kanada’ya, Montana’ya falan yerleşesim geliyor bazen…

 

Paydaşlarla paylaş:
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Facebook
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • email
  • RSS

The Glitch Mob

5 Tem 2010 tarihinde Kategori: Black Market

Üç DJ’in bir araya gelip kurduğu glitch hop denilen hip-hop’a yakın bir elektronik müzik türü icra eden topluluk the Glitch Mob. Bu arada glitch sound’u bilgisayarların ya da makinelerin hata verdiklerinde ortaya çıkan ses efektlerinin kullanımıyla elde ediliyor. İlginç tabi, konserlerde ne halt yiyorlar bilemiyorum.

Elektronik müzik dinlerken yaşadığım en büyük sıkıntı birkaç kez albümü dinledikten sonra sıkılmış olmam (The Dust Brother, The Prodigy, Orbital gibi isimleri dışarıda bırakıyorum bunu söylerken). Yukarıda saydığım şekilde elde edilen soundlar pekçok Taksim gencine “ne abudik gubidik bi’ müzikmiş ehehe” yorumunu yaptırır muhtemelen, kendince haklıdır da ama önyargılı dinleyiciye çok şey kaybettiren topluluklardan biri the Glitch Mob.

Drink The Sea” bu arkadaşların son albümü. Glitch soundlarında heavy house ve trance havalarını sezmemek için sağır olmak lazım. Belki de o glitch’i bana da daha farklı, daha fonksiyonel, daha versatil gösteren o. Albümden çıkacak ilk single olarak seçilen “Drive It Like You Stole ItGTA oyuncularına hitap etmesinin yanı sıra elektronik müziğin nasıl akılda kalıcı ve dinleyici sıkmayan bir hit çıkacağının ispatı, ama ben yazının sonuna başka bir parça ekleyeceğim.

Albümün tek falsosu ikinci yarısından itibaren başlayan uyumsuzluk, ilk single dışındaki son beş şarkı ilk beş şarkının kalibresinden uzak. Sıradaki albümleri biraz daha dengeli olursa unutulmazlar aralarına girebilirler. Bu yazıyı okuyup da grup üyeleriyle irtibatta olan birileri varsa o arkadaşları kutladığımı ama sözünü ettiğim eksikliğin de önümüzdeki çalışmalarda giderilmesi gerektiğini güzel bir dille anlatırsa memnun olurum.

 
Paydaşlarla paylaş:
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Facebook
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • email
  • RSS